Pazar, Ağustos 30

30 Ağustos Meydan Dayağı


Tanrı dünyayı 7 günde yarattıysa her şeyi İKEA'dan satın almıştır diye düşündüm dün. Ucuz ve pratik sonuçta. Ee kiralık bir dünya, öğrenci evi hayatlar...

Bu dini duygularım İKEA'nın bulunduğu Meydan alışveriş mekanındaki kutsal kalabalığı görünce daha da kuvvetlendi. Sonuçta bunca insan, "meydan lan burası" diye cumhuriyet mitingi yapmaya gelmiş olamazdı. Ortada bayrak falan da yoktu. Olay, ucuz iftar sofrasıydı. Komün stilinin kapitalizm ile eşsiz harmonisini pekiştiren 0.75 kuruşluk dondurmalardı. 350 liraya 350 parça yap-boz çeyiz sandıklarıydı.


Somon balığı ile orucunu açanlar daha sonra meydandaki geleneksel ramazan eğlencesini dinlemeye gitmişti. Sahnede ucuz televizyon dizilerinden tipini bildiğim ama adını bilmediğim bir tiyatrocu vardı. Önce ramazanı kutladı, sonra dinden, imandan bahsederken laf arasına Starbucks'da kahve içtim, Mudo'dan don aldım gibi espriler yerleştirdi. Bir tarafta termoslarını getirmiş aileler, diğer tarafta "orucu açtık iki dakka milletin gıçına bakakh" diyerekten kendi ramazan çadırlarını kuran converse'li konservatif gençler... Herkesin karnı tok, her şey hoş derken, sahnedeki tiyatrocu adam, Bülent Ersoy ile ilgili gazino anılarını taklit yaparaktan anlatmaya başladı. Yok bir gün Bülent Ersoy "beni mıncıklamazsanız şarkı söylemem" demiş yok bi gün siki bacağına deydi diye huylanmış, hala küçük bülenti kavanozda saklıyomuş. Ee hani ramazandı? Günahtı? Oruçtu? Ee bu ne perhiz, bu ne çükümül turşusu? Sırada ne var hacivata sakso çeken karagöt mü? diye yerimden kalktığım sırada "İbneler çok komik lan, size yarın da Zeki Müren'i anlatıcam" diye sahneden alkışlar ve kahkahalar eşliğinde indi tiyatrocu adam.

Yani, eşcinseller canavardır, yoldan sapmıştır ama onlar komiktir. Cinsel tercih, Street Fighter'da ki Blanka'yı seçmek gibi bir şeydir.


Bunca eğlence yeter, kendime yemek için bir şeyler alıyım diye Alman süpermarket zinciri REAL'de günümü tamamlamak istedim. Çünkü ramazanda gündüzleri dışarda yemek yerine dayak yemek istemiyordum. İçki standındaki kız, "bu absinthe için kaşık satıyo musunuz?" sorusuna "pipetlerin yanında plastik kaşıklar var, az ileride" diye karşılık verince kasalara doğru yöneldim. Alaman süpermarket zinciri REAL alamayan da alsın diye her yere promosyon ürünler koymuştu. Ramazan geldi diye kafası koparılmış kafir noel babalar 0,99 kuruş iken, kutsal ve dini kitaplar alanlara promosyon olarak imam nikahlı kuma hediye ediliyordu.


Sonunda evdeydim. Neyse ki iftar vaktinde herkes yemek katındayken, yatakların üzerinde uygunsuz yakalanmaktan yahut içki standının önünde dolaşırken meydanda linç edilmekten kurtulmuştum. Yine de psikolojim ciddi bozulmuş olmalı ki kendimi Digitürk + puanlarla Recep İvedik 2'yi satın almaya çalıştığım sırada, telefondaki robot şiveli telesekreterle dedikodu yaparken buldum. Her şey soyadımı aksanlı okumasını seksi bulmamla başlamış ve bana kahve falı bakarken "sana kabaran bişe var" demesiyle sonlanmıştı sanırım. Filmden sonra uyumak için televizyonu açtığımda bu akşam makineyle yaptığım phonesex'ten bir çocuk peydahladığımı gördüm. İsmi Yasin'miş, bayrakla harmoni içersinde duran ulu önder şahidim olsun ki.

Salı, Haziran 23

Takke Düşü


Çok fena bir kabus gördüm. Bırak tek ayağı, edep bölgesi hariç tüm vücudu çukurda yaşlı adamlar "Açık istemiyom. Kapalı orjinal kutusunda olsun. Eve gidip jelatinini ben açıcam" diyerekten Dest-i İzdivaç programında kısmetlerini arıyorlardı. Belleri iyice bükülüp, akılları fikirleri literal anlamda şeylerinde olduğundan yanlış yere taktıkları takkeleri düşmüştü. Sürünerek paravanın arkasından çıkıp zemzem sularına attıkları viagraların etkisiyle kalp pilleri durana kadar penguen gibi giyinmiş ve de penguen gibi gülen ev kadınlarının üzerlerine yürüyorlardı. Sonra uyandım ve televizyonu açtım. Gece hattını sunan zebani, yeni amerika başkanının, mahkemeden yeryüzüne çıkmış, penguen adam Barak Hüseyin Üzmez olduğunu açıkladı.


Rüya içinde rüyaymış. Bu sefer gerçekten uyandım ve musluk açıp suya konuşmak yerine televizyon açıp telefona sarıldım. Hiç uyumayan insanların hayallerini geceyarısı canlı yorumlayan kadına bağlandım. Kadın, "rüyamda köpek gördüm" cümlesine, "hangi renkti?", "Köpek edep yerimi yalıyordu" cümlesine de "Annenizin adı nedir?" diye karşılık veriyordu. Sonra beni bağladılar. Canlı yatağa pardon yayına.

-Alo?
-İyi akşamlar
-Rüyanız Hayrolsun...
-Rüyamda zombiler; evim var, emekli naaşım var diye sunucu kadının memesini sıkıyordu
-Annenizin adı ne?
-Annemin adı HayrıRüya Gül. Sonra bi de kalabalığı selamlıyan bir adamla yanında balık kemiren bir penguen gördüm.
-Penguen hangi renkti?

Pazartesi, Haziran 15

Why So Sirius?


4. Uluslararası UFO ve Yeni Çağ Kongresi'ne 1000 ışık yılı uzakta olmasına rağmen büyük bir hevesle gittim. Bundan yaklaşık 10 yıl önce sirius ufo müzesine gittiğimde, ne akla hizmetse, uzaylı fosilleri görmeyi bekliyordum ama Haktan Akdoğan içeride 100 sayfalık fotokopi olduğunu söylemişti. Bir kaç yıl sonra İstiklal Caddesi'nde uzaylı kostümlü bi adamın elinde "kahve sizden, ufo bizden" yazan bir kartonu tutuşuna rastladığımda, bir gün Haktan Bey'in "Galatastar Frank Rijkaard'ı getirdiyse ben Erich Von Daniken'i getiririm ulan!" diyip imza attırıcağını biliyordum.

Erich'i ilkez kapının kenarında gördüğümde dünyadaki en çirkin mavi ceketi giydiğinden dolayı onu kongrenin ses teknisyeni sandım. Daha sonra da Tanrıların Arabaları'nı yazan bu meşhur adamın saçlarını boyamış, eski bir porno yıldızı olduğunu zannettim. Fakat bu kişi, kafasına uçan çakmak yemiş Otto Baric'in Solaryum Gezegenindeki paralel yansımasıydı ve migreni yüzünden UFO'larla temas halinde olmalıydı.

Sonra bir anda Yanımda ki kadın "Necati kalk UFO geldi!" diye bağırdı. Necati Bey; "Necati biraz rahatsız, uzanıyor dersin" dedi. Kadını takip ettim ve UFOyu gördüm ama beni asıl heyecanlandıran şey kongrenin sunuculuğunu yapan beyaz saçlı adamdı. Bu sesi nostaljik bir şekilde hatırlıyordum. Kimlik kartında Devrim Parscan yazısını okudum ve 70 küsür yaşında ki adama; "Bana çocukluğumu hatırlatıyorsunuz." dedim. Adam bir daha konuşmadı.


Akşama doğru, Dr. Norma isimli temasçı kadını dinledik. Bu UFO tesisatçısı uzaya gitmiş ve gerek kıyafetleri, gerek saçlarıyla, gerekse elinden düşürmediği kabartmalı kapaklı psychic kitabıyla 80'lerden dünyamıza gelmişti. Her I'am a psychic deyişinde, ben de içimden bakalım duyucak mı diye; suck my dick diyordum. Ancak bir kutu parasetomol alarak paranormal olabilicek bu paragöz kadının etrafını Necati'nin paranoyak karıları "Bana da bi oku Norma hanım kızım" diye sarmışken dev ekranda az önce gördüğümüz UFO'nun görüntülerini gösteriyorlardı.


Bir migros poşetini UFO sandığım için herhalde uzaylılar küçük yeşil kangurularmış diye düşünürken bir kaç kişiyle birlikte gülümsedim. Fakat gecenin süpriz sanatçısı bu duruma bozulmuştu. Psychedelic Harun Kolçak'ın gayet ciddi bir şekilde "Bazılarınızın UFO'ya poşet demesi benim gibi özel bir sanatçının duygularını incitti. Kokain çekerken beni de kaçırdılar ve saçlarımı bozdular. Birlikte elektronik single çıkardık fakat şuan dünya turunda oldukları için bu gece size akustik gitarımla eşlik edeceğim..." sözlerini duyduğum anda havalimanından bir UFO çağırdım ve eve gittim.

Çarşamba, Haziran 3

Sen Bana Laik Değilsin


***spoiler***
Bu haftasonu vizyona girecek filmde yeni Terminatör, Deniz Baykal'mış. Katlanabilen koltuk şeklini alan yeni yok edici, pardon, ok edici robota hem ergonomik hem de ekonomik olduğundan ötürü ERGENEKONOMİK 01 ismini vermişler. Kahramanımız replikleri ise; "Eee Kazandık", "Eee Yok Edildin", "Eee %40", "Eee Yök Artık"mış.

Filmin konusu elinde bayraklarla meydanlara çıkan Mecburiyetçi insan ırkının kötü robotlara karşı başlattığı kurtuluş savaşı hakkındaymış. Terminatör ise bir yandan düşmana dinleme cihazlı CHP rozeti takarken beri yandan onları diskoya davet edip içkilerine çip atıp-bayılttıktan sonra oylarını harddiske aktarıyormuş . Filmde kullanılan son teknoloji minyatür CHiP'ler ise özel olarak Fatih'te üretilmiş, okunup üflenmiş.
***spoiler***


Sözde mecburiyetten dolayı kandırılıp tepki oyu veren fakat özünde sadece doğumgünü partilerine üye olan ürkek bir vatandaşım. Lakin, faşist-liberallerin, sağcı-solcularla iç içe geçip herkesin hainlik peşinde olduğu bu günlerde, Nietzsche gibi "Tanrı öldü!" diye haykırmak sonra da Başbakanı sırtından atan ata sarılıp ağlamak istiyorum.

Sanırım bir tarafta Che Guevara t-shirtü giyen komputer-komünistler, öbür tarafta Nietszche okuyup ampülle aydınlanan liberaller olduğu sürece, solun birleşmesi ancak Zara ya da Topshop gibi mağazalarda satılan t-shirtlerde gerçekleşir. Böylece aynı t-shirtü hem türkü-bara giden haribo hırbolar hem de diskoda robot dansı yapan elit gençlik giyer.


Zaten bütün mesele hangi gruba gurban olursak olalım, ekleyebildiğimiz kadar friend eklemek, oy anam oy pusulasına EVEnT'i işaretleyip, işimize gelene mesaj atıp, işimize gelmeyene poke atmak değil mi? Tüm olayımız, bazı kızların, bir silahın namlusu kadar namuslu olabilecek fotoğ-raflarına kadrajdan kafaları sıralamak, "bakın bu benim sosyal hayatım(hayalim)" demek değil mi? E-mail adreslerimiz diğer hayatlarla faşist bir yarışa girmek için yok mu?


***spongebob***
Kısacası IP'sini koparanın kendini sokağa atıp, ötekileri sevmediği ülkemizde ne reel hayat ne de nonimal yaşantılarımız güvenli. Halbuki bırakın da rahat rahat yaşıyalım be kardeşim! Ne eterli türbanlarla bizi bayıltıp canlı canlı gömmeye çalışın ne de her faul'e düdük çalıp kırmızı bayrakları çıkartın. Herkes ülkesini, ailesini, arkadaşlarını kendi profilini maksimize ettiği sürece seviyordur herhalde.

Hadi artık ama, solcuycan sol cebine soğan koy, sağcıysan sarımsaklı yoğurt yiyen vampirler kadar mesut ol. Milleti üzme, başla bakalım yüzmeye! Denize çip atmayız, sen merak etme...
***spongebob***

Salı, Haziran 2

Galatasaw Massacre: Bir Futbol Katliamı


Servet'i çok özledim be! Onu geçmeye çalışan forvetlerin derisini yüzerek yaptığı maskeyi gören anadolu takımlarının korkusunu seyretmeyi özledim. Kırık çıkık kollarını kaldırarak, yırtık diliyle topa çıkmasını, elinde testereyle adam almasını özledim. "Küçükken Fenerliydim, önceki yaşamımda Beşiktaşlı" tarzı açıklamalar yapan Emre Belözoğlu gibi şahıslardan sonra insan canıyla kanıyla takımı için savaşan dürüst adamları daha çok seviyor. Ve herkesten çok Hakan Şükür'ü özlüyor, her ne kadar Fetullah'ın su testisini öpse de onu Marilyn Manson'ı sever gibi seviyorum; ergenlikten kalma bir hayranlıkla.


Bu iki uzun boylu adam, Red Kit karizmalarını Avarel davranışlarla mahvederek benim sempatimi kazandı yıllar boyu. Her kötü sonuçta onlar suçlandıkça ben onları savundum. Inter Miladını çoktan doldurmuş bu iki duygusal yıldızın çok önemli başarılara imza hatta kafa atmaları, kaşlarını ve de kaburgalarını aldırmaları beni etkiledi oldukça. Evet Hakan yaşlıydı, artık gol atamıyordu ama bugün sahada olsa en azından iskeletinden bir kemiği topa doğru uzatarak asist yapabilirdi, aynı yıllar evel bir Fenerbahçe maçında kafasına çarpan şutun gol olması gibi. Yengeç dansına karşı çiftetelli oynadığında hep içimizden "Boyu uzun beyni boş, tut kulağından çifte koş" demedik mi hepimiz? Peki Hakan'nın kulağını kim kopardı? Bunu neden merak etmedik?


Bu kişi Jigsaw Karl Heinz Feldkamp mıydı? Çünkü Feldkamp'ın Hakan'a ve diğer oyunculara karşı mein kampf'ı hiç bitmemişti. Maç öncesi kurduğu nazi kamplarında ya oyunu onun kuralına göre oynayacaktın ya da yok olacaktın. Sonra Feldkamp öldü dediler, geri geldi dediler, kimse anlamadı kim katil, kim masum, kim testere kim bilmemne. Ve sonunda Hagi'leri, Bülent Korkmaz'ları batan gemilere kaptan yapan yönetim, bu DEFA da Feldkamp'ın kellesini alıp UEFA kupasının içine koydu fakat "savaşta Almanya kaybettiği için Galatasaray'da kaybetmiş sayıldı." Peki acaba sıradaki kurban kimdi? Bu işte birinin kopuk parmağı olabilir miydi?


Mustafa Denizli'yi takımın başına gelmeden önce Akmerkez'de emekli emekli çay içerken gördüğümde, "bu adam Beşiktaşı Şampiyon, Feneri Şampuan" yapıcak deseler inanırdım hatta "Sivas Laylah isimli Türkü-Bar'da meyve suyunu shot yapıcak" deseler de inanırdım, hatta ve hatta "Tuncay ingilterede ki bir tekstil fabrikasında temizlik yaparken sandalyeden düşmüş" deseler inanıp "Allah düşürmesin" derdim de, Galatasaray bu kadroyla 5. olacak deseler katiyen inanmazdım. Bu katil yönetim, şimdi de hayatı boyunca toptan daha çok reklam panosu tekmelemiş olsa da iyi başladığı sezonu diğer takım arkadaşları gibi sakatlanarak bitiren Hasan Şaş'a hayvana pley e geym demiş.

Tromsö çamurlarında Mersinli Asterix ile Goblin Sabri'nin ırkından yaratılan Uruk-Hai-Ümit-Karan ise çoktan Mordorspor'la 3 yıllık sözleşme imzalamış.

Pazartesi, Mayıs 25

Sakalım Yok Ki Sözümü Dinleteyim


Geçen gün asansörün kapısını açtım ve Scream filmindeki katili karşımda görünce gerçekten Şahadet getirdim. Zaten inanılmaz bir paranoya içersinde yaşamaktayım. "70 milyon insan dinleniyor" dedikleri zaman ben hemen inanıyorum. Ya dinleniyoruz çünkü ergenekon hepimizi fişledi ya da "din"leniyoruz çünkü hepimiz kafir diye taşlanmaktan korkuyoruz. Herkes paranoyakça bir yabancılaşma süreci içerisinde sanki. Bir tarafta görünmez derin devlet, bir tarafta eşarp-başörtüsü-türban "karşı-evrim"ini tamamlamış yaratıklar. Aliens vs. Predator


Asansörden inip kalabalığa karıştığım zaman gençlik korku filmi türünden bilim-kurguya hızlı bir geçiş oluyor sanki. Güleyim mi korkayım mı diye kararsız kalıyorum. Doktor bana bir sırtını dinliyelim dediğin de huylanıyorum, telefonuma böcek koymasınlar diye kene olma ihtimali olan çimenlerde yürümüyorum. Eskiden büyüklerimizin sanki uzaylılardan bahsedermiş gibi dincilerden bahsetmeleri aklıma geldiğinde, "acaba Adolf Hitler'in sesini duydular da bizi incelemeye mi geldiler" diye düşünüyorum.


"Acaba ben kafir miyim? Acaba ben liberal miyim? Acaba ben ibne miyim?" diye tek başıma yürürken şakkıdı şakkıdı kadın sesi beni kendime getiriyor. Bacaklar ve popoyu inceleyip surata çıkınca, şaşırıp kalıyorum. Meğer din ve bilim çoktan birleşmiş, roketten minareler ve tanımlanamayan uçan camiiler bize uzaylı kafalı ama manken vücutlu kadınlar getirmiş. Bakımlı, güzel hatta çok seksi türbanlıları gördüğüm de "Aman Allah'ım" diye yola gelen putperestler gibi hissediyorum kendimi. AKP'ye oy vermek istiyorum. "Yemeğin salçalısı, kadının ılımlısıdır" diyorum. İşte "ülke elden gidiyor" dedikleri, "tehlikenin farkında mısınız" dedikleri, "Dark Side of the Force" dedikleri bu olsa gerek.


Çünkü malesef güzel kadınlarla sınırlı kalan bir yenilik değil bu. Darth Valideler önderliğinde sipariş klonlardan bir ordu, bu ülkeyi kara büyülerle, ampüllü kılıçlarla, küçük küçük açılmış kayseri muskalarıyla ilk insana oradan da maymuna götürmek istiyor belli ki. Böylece bilim-kurgu hikayemiz fantastikle sonlanıyor. Metalci türbanlı, tangalı çarşaflı, cüce başörtülü, hacı punk, müslüman rapçi, ork, elf, elif, ebru, minyatür, lale haftası, siklamen derken tek bir yüzükle harem kurma şansım doğuyor ama ben ayaklarımı uzatıp dinlenmeyi tercih ediyorum çünkü hem yoruldum hem de ben Condom Kralı Aragornum, çöl hayatından kurtulmak isteyen Luck Skywalker'ım. Kısacası iyilikten yanayım.

Çeşitlilik eşitlik olduğu sürece güzel. Yoksa beni ve benim gibileri öldürmek isteyen First Lady Nazgüllerin olduğu bir ülkede ancak demokrasinin demosu bulunur. Onu da zaten bize dinletmezler!


Salı, Mayıs 19

Kaleciyi Ters Köşeye Yatırmak

Futbol en çok paranın döndüğü ve en çok orta parmağın derin sulara karıştığı sektörlerden biri şüphesiz. Ve de bir bilim dalı olan Ekonomi'de futbol ile doğrudan alakalı "Adverse Selection" diye bir kavram var. Örnekle açıklamak gerekirse; sağlık sigortasına zaten hasta olanlar başvurur, dolandırıcılar yüksek faizlere rağmen kredi almak ister ve de pedofili olanların, çocuk doktoru, palyaço, ilkokul öğretmeni gibi meslekleri seçme olasılığı daha yüksektir. Tabii ki tüm genellemeleri dikkate alsak, bu pembesi bol sitenin yazarı olarak en büyük homo ben ilan edilirdim. Yine de siyah/beyaz/sarı ırklara alternatif olarak, gelecekte pembe bir ırk ortaya çıksa, ben de dahil, neredeyse bütün insanlar bu kesin Ziya Şengül'ün soyu derdi.


Bu kadar çok şeyi nerden mi öğrendim? Tabii ki televizyondan. Bir sevgiliniz varsa, uyuduğunuz odada TV mevcutsa ve de günlerden Pazar ise, seviştikten sonra yapabiliceğiniz en keyifli aktivite, romantik-komedi'si bol, Telegol izlemek olacaktır. Eğer neden bahsettiğimi hala bilmiyorsanız, şu saniye "erişim yasağını" çiğneyip-youtube geri gelin. Böylece "ee amuna goyyim" diye bağıran zoofili bir kovboyun sizi ne kadar çok güldürebiliceğini daha iyi anlayacaksınız.


Çünkü bütün mesele eşinizle hoş vakit geçirmek. Bu yüzden birlikte telegol izleyin, alışverişe çıkın, futbol maçına gidin, gay barda dansedin. Bırakın dinciler üstü-başı-kapalı sizi eleştirsin, bırakın bilimciler eşcinsellik bir tercih midir yoksa tersinden seçim midir diye kendi aralarında tartışa dursun. Sonuçta; "futbol", bayrağı erekte olan yardımcı hakemlerden, barajda çükünü tutan oğlanlara, top toplayıcılardan, olan biteni kameraya alan televizyonculara en "gay" en "hoş" aktivite. Yani 20 küsür tane yarı çıpıldak, kaslı, taytlı erkeğin peşinden koşan düdüklü biri eşcinsel olmasın da n'apsın yahu? Üstelik bir de renkli renkli giyinmiş bir tribün dolusu adam, polislerden cop yemek uğruna, "İbne Hakem!" diye kıçını yırtıyorsa?